Hayattaki En Önemli An ve Hakikat

Birşeyleri anlamada, yada anlama çabasında bulunduğunda, insanı en çok meşgul eden şey sorduğu sorulardır. Bu nedenle hemen cevap aramadan önce soruları düzgün ve tutarlı bir şekilde sormak gerekir. Aksi halde yanlış sorular anlamsız ve muhtemel çıkmaz cevaplara sebep verecektir. Bu nedenle detayına girmeden şunu belirtebilirim ki cevap aramadan önce sorularınız üzerine düşünün. Sonrasında, anlam ya da farklı bir ifade ile hakikat arayışınızda yüzleştiğiniz sorulara olan cevaplara daha rahat ulaşacaksınız.

Benim kendi iç dünyamda bir zamanlar sorduğum ve üzerinde çokça düşündüğüm sorulardan birisi şuydu: İnsan hayatında en önemli an var mıdır; var ise eğer bu an nedir? Aslına bakarsak bu soru çok kişisel gelebilir fakat sizi biraz düşünce dünyama çekmek istiyorum. Kiminiz bu soruya en önemli an olarak, insanın en çok sevdiği kişiyi kaybettiği an diyebilirsiniz; veyahut bazılarınız bu anın hiçbir zaman olmadığını her anın kendince en önemli an olduğunu düşünebilirsiniz, fakat ben iyice düşündükten sonra vardığım son nokta şu oldu: İnsanın bu dünyadaki en önemli anı ölmeden önceki son anıdır. Bu an artık geri gelmeyecek bir hayatı geride bıraktığına tamamen vakıf olduğu andır. Şöyle bir düşünün, çok büyük bir trafik kazası geçirmişsiniz ve akan kanlar size ölüme gittiğinizi iyice hissettiriyor. Ya da mesala ölüm riski çok yüksek olan bir ameliyata girdiğinizi hayal edin, o son anları düşünün, herşeyin geride kalacağına, ölümün insanın en büyük vazgeçilmez gerçeği olduğuna, bütün benliğinizle ve bilincinizle kabul ettiğiniz bir ana denk geliyorsunuz.

Artık ne yaparsanız yapın bu hayat ve ona dair hiçbir şey olmayacak ve ne olduğunu bilmediğiniz bir şeye, belki yokluğa belki yeni bir hayata, adım atıyorsunuz. İşte bu an insanın çıldırdığı ve bu anı yaşamamak için herşeyini verebileceği bir andır. Bu hayatta elde ettiği bütün anıları, sahip olduğu bütün malı mülkü verip sadece bu düşünceden kurtulmaya çalışacaktır. Ama bu anın bir telafisi yok, kendine tam olarak tarif edemeyeceği hislere koyacaktır, çünkü daha önce hiç böyle birşey yaşamamıştır. Bir insan nasıl yemediği bir yiyeceğin tadını bilemezse, ölüme yaklaşmamış bir insan asla ve asla ölüme yaklaşmanın ne olduğu bilemez, bunu bilmesi mümkün değildir. Örneğin kendinize bir sorun, bir anda mı ölmek istersiniz, yoksa öleceğinizi kesin bileceğiniz bir vakitte yavaşça mı ölmek istersiniz? Buna ikinci cevabı verecek yoktur, çünkü hiçkimse ne olduğunu bilmediği bir hissi hele ki sonu yokluk olan bir hisse girmek istemez.

Bir an duraksamanızı ve sizden birşeyi düşünmenizi isteyeceğim. Geçmişinizden, bir daha yaşamak istemediğiniz ve çok pişman olduğunuz bir anı hatırlayın. Bu an sizi acı, üzüntü ve keder gibi hislere itecektir; fakat bunu aşabilecek gücü kendinizde bulabilirsiniz. Çünkü hala önününüzde bir hayat var ve bu gibi hatıralardan çıkaracağınız derslerle daha “doğru” yaşayabilirsiniz. Şimdi de bu hissin tam ölmeden önce geldiğini düşünün, pişmansınız, üzgünsünüz, kederlisiniz; ama nafile, çıkaracağınız herhangi bir ders hiçbir işe yaramayacak, çünkü bu hayat artık sona erdi. Bir daha “doğru” yaşayamayacaksınız, ve bunun bilinci bile insanı çıldırtmaya yetecektir. Artık ileri denen birşey yok, herşey sadece geride kaldı. O an eğer “doğru” bir yaşam sürmüşseniz huzur, “yanlış” bir yaşam sürmüşseniz pişmanlık ve çılgınlık hissiyle geçecektir.

Bunları düşündükçe vardığım sonuç şu olmuştu, her ne olursa olsun, nasıl bir hayat yaşamışsam yaşayayım işte o anda, ölmeden önceki o son saniyede pişman olmamalıyım. Söyler misiniz, ölüme huzurla bakmanıza neden olacak bir hayattan daha doğru bir hayat var mıdır? İşte burada akla gelen soru şu oluyor “doğru” hayat nedir, mutlak-doğruluk yani hakikat var mıdır? Bakın, eğer yoksa, ki bunun kendisi bile bir hakikattir, anlamsızlıkta boğulmaktan başka çare de yoktur. Ama ben size açıkça söyleyebilirim ki hakikat yoktur diyenlerin kendileri bile farkına varmadan hakikati bulduklarını iddia etmiş olurlar, bu nedenle hakikat ne olursa olsun ya aranan birşeydir yada bulunan birşeydir, bulunmayan birşey değildir. Bir not geçmek istiyorum, bu yazının devamında hakikat diye belirttiğim şey, mutlak doğru yaşam, yani insanın yapması ve yapmaması gereken şeylerdir.

Hakikat nedir?

Hakikat insanın hayatta yapıp yapmaması gereken şeylerin bütünüdür, mutlak doğruluktur. Değişmez ve herşeyi kapsayıcı olmalıdır. Burada tabiki şunu belirtmek gerekir, bütün yapılıp yapılmaması gereken şeyler herkesi bağlamaz, çünkü herkesin yaşadığı ve deneyimlediği gerçeklik farklıdır. Bir mühendis ile bir doktorun gerçekliği farklıdır, fakat doktor mühendis veya mühendis doktor olursa eğer, bu ters durumda dahi hakikat ikisi için de aynı olmalıdır. Yani bireysel durumda algılarımız, durumumuz, “kaderimiz” farklı olabilir, ve öyledir de zaten, fakat hakikat ne ise herkese kişinin gerçeğinden bağımsız mutlak olmalıdır. Örneğin, insan iyi bir doktor olmalıdır önermesi bir hakikat belirtmez, çünkü sadece doktorun gerçekliğine hitap etmektedir; fakat doktorlar iyi insan olmalıdır önermesi hakikat belirtir, çünkü önermede kişinin gerçekliği yargı öbeğinde değil de özne öbeğinde bulunmaktadır. Bu nedenle, yeryüzünde ne kadar insan varsa o kadar gerçeklik vardır; fakat hakikat ise tektir.

Hakikat ne değildir?

Bazı durumlarda birşeyin ne olduğunu anlamak için, onun ne olduğundan ziyade ne olmadığından yola çıkılır. Örneğin bir küme düşünün ve bu kümenin toplam dört elmanı olsun, bunlar elma, ev, su ve kitap olsun. Şimdi bu kümede biz hangisinin meyve olduğunu bulmaya çalışırsak bunun elma olduğunu söyleyip sorunun cevabını bulabiliriz. Fakat, ne yapı veya içecek veya yazın değildir diye sorarsak, sorumuzun cevabı yine elma olacaktır. Çünkü, ev bir yapı, su bir içecek ve kitap bir yazındır ve sonuç olarak geriye sadece elma kalmaktadır. Bu örnekte de olduğu gibi bir sorunun cevabına bazı durumlarda zıttından yaklaşabiliriz.

Hakikat öznel değildir

Hakikat eğer insanın hayatta yapması ve yapmaması gereken şey ise, veyahut hakikat insanın hayattaki anlamı-amacı ise burada şu soruyu soralım: bir insanın hayattan çıkarttığı dersler hakikat mıdır? Daha dar bir çerçevede, insan hayattan çıkarttığı derslere göre mi yaşamalıdır. Bu soruya ben şöyle düşünerek cevap veriyorum. Bir yıl önce doğru dediğim bir önerme hala doğru olarak kalıyor mu? Hayır, her zaman değil, çünkü insanız ve yaşamımız bize bazı dersler çıkartmamıza sebep olduğundan ötürü, dün kendimizce doğru dediğimiz bir eylemi bugün yanlış olarak görebilmekteyiz. Bu nedenle gelecekte de neye doğru veya neye yanlış diyeceğimi bilemediğimden ötürü şu an kendimce doğru dediğim şeyler hakikat olamaz. Çünkü bugün vardığım önermeyi yarın reddedebilir, veyahut tam tersine varabilirim. Ayrıca varılan şeyler tamamen özneldir, yani kişinin kendi geçmişiyle ve çocukluğuyla vs alakalı şeyler olacaktır ki bunlar sadece kişiye ait gerçeklerdir. Sonuç olarak, kişisel gerçekler hakikat değildir.

Burada aslında şunu da belirtmek istemekteyim: hakikat benim ne hissettiğim değildir, bunlar benim kendi gerçeğimdir. Benim gerçekliğim ise, geçmişim, kültürüm, tarihim ve bunlardan çıkarttığım tecrübelerden ibarettir. Hakikati arayan, veyahut bulan, veyahut önemseyen; doğru yaşayan, yaşamak isteyen, yaşamayı düşünen bir insan asla kendi doğrularına göre yaşamamalıdır. Bir kere bunlar sadece onun doğruları değildir, tarih (büyük ölçekli ya da küçük ölçekli olabilir) ve kültür çok etkin olduğundan dolayı toplumunun doğrularının bir yansıması olacaktır. Diyelim ki kişi kendince bunlardan sıyrılmış olsun (varoluşçu felsefe küstahlığı), ne kadar emin bir şekilde, bugün vardığı doğrunun mutlak-doğru olduğuna vakıf olacak ki? Bu sorunun kendisi zaten en baştaki hakikat sorusuna tekrardan getireceğinden ötürü kişiyi kısır döngüye ve çıkmaza sokacaktır. Dolayısıyla, hakikat var ise eğer, kişiden ve yaşantısından bağımsız olmalıdır. Sonuç olarak, hayatın anlamını ben belirleyemem; veyahut neyin doğru neyin yanlış olduğunu ben belirleyemem; ya da ben hayatımı sadece kendimce çıkardığım yargılara göre yaşayamam, çünkü ben hakikatin kaynağı değilim ve bu eni sonunda pişmanlık ve kahır getirecektir.

Hakikat aydınların öngörüleri ve önermeleri değildir.

Günümüz yirbirinci yüzyıl dünyası sosyal medyasında çok karşılaştığım durumlardan birisi, insanların kendilerinden önce yaşamış filozofların, düşünürlerin ve fikir insanlarının söylediği aforizmaları ve önermeleri paylaştığı ve bunları da kendilerine “hakikat” olarak aldığıdır. Çokça sosyal medyada Nietzche’nin, Sartre’nin ya da Dostoyevski’nin kitaplarından alıntılar paylaşıldığını ve insan yaşamı için doğru olduğunu iddia ettikleri önermelerin tutulduğunu görmekteyim. Öyleki bazı insanlar kendilerini dahi unutup aydınlık ve entellektüellik kisvesiyle hakikati geçmişten gelen, kendi hayatlarına göre en uyumlu gelen kişilerin aforizmalarına göre yaşamaktadır. Aslında bu bir çok açıdan çok yanlışlık barındırmaktadır ki bunların başında zavallılık ve açıkçası özgüvensizlik gelmektedir. Bir insanın hayat anlayışını kendisini tanımamış birinin sözlerine göre ya şekillendirmesi ya da olumlaması ne kadar zavallıca, değil mi? Bir kişi nasıl olur da kendine has öz-fikirlerini çıkarmaz da onun yerine birebir tanımadığı bir insanın fikirlerine göre yaşayabilir ki? Bu açıkça ben hayatı başkası kadar anlayacak biri değilim demektir. Bu konuda genellikle karşılaşılan iki güruh vardır: bunlardan birincisi kendi değer yargılarını başkalarından direk olarak alan gruptur, ikinci grup ise aslında kendi fikirlerine yakın kişileri bulup onları takip eden gruptur. İkinci grup aslında farkında olsunlar ya da olmasınlar kendilerini hakikatin kaynağı olarak görmüş olan gruba benzemektedirler, çünkü yaptıkları sadece fikirlerini veya yaklaşımlarını kabul görmüş olan kişilerde arayarak kendilerini haklı çıkarmaya çalışmaktır. Birinci ve ikinci gruptaki zavallılık şurda benzerlik göstermektedir: ikiside aydın olarak görülmüş fikir adamlarının yaklaşımlarından en azından faydalanmak zorundadırlar.

Sonuç olarak, aydınların fikirlerine tutunan insanlar, farkında olarak ya da olmayarak kendilerine şunu itiraf etmek zorundadırlar, ben kendi hayatımı aydınlara göre yaşamalıyım, onların ne dediği benim düşündüklerimden ve gözlemlerimden daha önce gelir. İnsanlar bunu kendilerine kolay kolay söylemezler, daha çok bu fikir insanların yaklaşımlarını kendi fikir dünyalarında bir esin kaynağı olarak kullandıklarını söylerler. Gerçek şu ki, eğer durum böyleyse, buna güzel bir tutum demekten öteye geçemeyiz. Çünkü hayatı anlamada, sadece öz-tecrübelere bakmamak sağlıklı bir yaklaşımdır, bu geleceğin olasılığında insana daha güçlü bir dayanak sağlayabilir. Ama bundan öteye geçerek, kişileri , ideologları ve onların önermelerini doğruyu ve yanlışı belirlemede öne almak, veyahut yaşanan hayatta onlardan oldukça etkilenmek insanı küçük düşüren, ve bireyin kendi aklıyla alay etmesinden başka birşey değildir. Benim yaşadığım hayatı yaşamamış birine ben nasıl güvenebilirim ki? Ben sevinirken sevindiğini bilmediğim, ben üzülürken üzüldüğünü bilmediğim birine güvenmek saçmalık değil midir? Dolayısıyla, hakikati arayan kişi aydınları ve entellektüelleri hakikat sözcüsü olarak alamaz, sadece onlar da benim gibi yaşamış birileri diyebilir ve onların tecrübelerini dinlemekten öteye geçemez.

Burada ikinci bir önerme olarak şunu savunmak istiyorum, varsayalım ki, onsekizinci yüzyılda yaşayan bir filozof hakikati bulmuş olsun, ve biz de ona göre yaşamamız gerektiğini düşünelim; o zaman ondan önceki yaşayanlar için hayatı doğru yaşamamışlar mı diyeceğiz? Hadi diyelim ki böyle dedik, ya hakikati bulan kişi bizden iki yüzyıl sonra gelecek ise, o zaman ne yapmalıyız? Aslında şöyle söyleyeyim, hakikatin yanında aydınlarca yazılmış çizilmiş herşey bir nevi hiçbirşey hükmündedir. Eğer hakikat var ise, bu kişilerin kaderine bağlı olmamalıdır? Benim hakikat arayaşımda, Immanuel Kant’ın saf aklın eleştirisi kitabının etkisinin olmaması gerekir, çünkü o kişi bu kitabı yazmayadabilirdi. Sonuç olarak, Immanuel Kant’ın bu kitabı sadece benim düşünce dünyamda yapacağım çıkarımlarda hıza etki edebilir; ama hakikati bulmamda yapacağı etki, bir elmanın varlığının yapacağı etki gibi birşeydir, ya da daha az etkilidir.

Buraya kadar hakikatin neyi barındırması gerektiğinden ve ne gibi şeylerin hakikat olmayacağından bahsettik. Öncellikle hakikatin bir önerme olduğunu, yani hayatın amacının ne olması gerektiğini barındıran, bireyin veya topluluğun ne yapıp ne yapmaması gerektiğini belirtilen yargılar olması gerektiğini anlattık. Böyle olmasından dolayı, hakikatin dile bağımlı birşey olduğunu anlamış oluyoruz. Yani dile getirilemeyen, mantığa ters düşen (çelişkili), bir bakıma da hayatı anlamlandırma iddiasında bulunması gerektiği için, gerçekçi olmayan yargılar hakikat olamaz. Dolayısıyla, hakikat insanoğluna has birşey olmalıdır, ya da insana bakan bir yönü olmak zorundadır. Eğer hakikatin kaynağı özne olarak ben değilsem, aydın olarak başkası değilse, doğal olarak onun bir yandan da ancak ve ancak insanüstü özelliği olması gerekir. Daha net bir ifade ile, ilahi olma iddiası olmayan ve ayrıca insana da hitap etmeyen bir önerme hakikat olamaz. Yani ister kabul edelim ister etmeyelim, ister sevelim ister sevmeyelim, hakikat ancak ve ancak ilahi olduğunu iddia eden ve ayrıca insanın dilinden ifade edilen önermeler olmalıdır. Ancak bu halde, hakikatin hem insana bakan hem de ilahi olması sebebiyle insanüstü ve akla hitap eden bir yönü olacaktır. Yani, hakikat hem ilahi (Allah) hem de insansı (elçi) yönleri aynı anda barındırmak zorundadır. Bu ikisinden herhangi birini barındırmayan önermeler hakikata dair olamazlar, ve doğal olarak bireye ve topluma anlam veremezler.

Yorum bırakın